Gecenin en koyu olduğu vakittir bazen sabahın en yakın olduğu zaman. Gökyüzü henüz aydınlanmamış, ufuk sessizliğe bürünmüşken insan, güneşin doğacağına inanmak zorunda kalır. Çünkü şafak, önce gökyüzünde değil, insanın yüreğinde sökmeye başlar.

Anadolu’nun da böyle bir gecesi vardı.
Yorgun bir memleket… İşgal altında şehirler… Evlerinden cepheye uğurlanan gençler… Bir daha dönüp dönmeyeceği bilinmeyen evlatlarının yolunu gözleyen anneler… Ve bütün bu karanlığın içinde, sönmeyen bir inanç:
“Bu vatan bağımsız kalacak.”
30 Ağustos, işte o inancın gün ışığına çıktığı gündür.
Bugün 30 Ağustos’a baktığımızda, yalnızca bir savaşın kazanıldığı tarihi görmemeliyiz. O tarihin arkasında, bir milletin var olma mücadelesini; toprağına, bayrağına ve istiklaline sahip çıkma iradesini görmeliyiz.
Çünkü bazı zaferler yalnızca cephede kazanılmaz.
Bazı zaferler, insanın “Artık bitti” denilen yerde yeniden ayağa kalkmasıyla başlar.
Millî Mücadele, işte böyle bir ayağa kalkıştı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Anadolu’da yakılan bağımsızlık meşalesi, yalnızca düşmana karşı verilen bir savaşın değil, bir milletin kendi kaderine sahip çıkmasının da sembolü oldu. İmkânların sınırlı, şartların ağır olduğu bir dönemde milletin ortaya koyduğu irade, tarihin akışını değiştirdi.
26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle büyük bir zafere ulaştı.
Fakat zaferin tarih kitaplarında birkaç satıra sığan bir tarafı vardır; bir de satır aralarında kalan yüzü…
O yüz, cepheye giden Mehmetçiktir.
Annesinin elini son kez öpen gençtir.
Evladının yolunu yıllarca bekleyen babadır.
Cepheden gelecek bir haber için kapıya kulak kesilen eştir.
Ve belki de daha adını bile bilmediğimiz nice kahramandır.
Onlar için vatan, üzerinde yaşanılan bir toprak parçasından çok daha fazlasıydı.
Vatan, uğruna can verilecek kadar azizdi.
Bugün ayak bastığımız toprakların altında onların sessiz hatıraları var. Gökyüzünde dalgalanan bayrağımızda onların fedakârlığı, özgürce söylediğimiz her sözde onların mücadelesi var.
Bu yüzden 30 Ağustos, biraz da bir vefa günüdür.
Geçmişe dönüp “Bize nasıl bir ülke bıraktınız?” diye değil, “Sizden kalan emaneti biz nasıl taşıyoruz?” diye sorma günüdür.
Çünkü zaferleri anmak kolaydır.
Asıl mesele, zaferlerin bize bıraktığı sorumluluğu anlayabilmektir.
Bugün bizden beklenen yeniden cephelere gitmek değildir elbette. Fakat bize bırakılan bağımsızlık duygusunu yaşatmak, ülkemizi daha güçlü, daha adil ve daha huzurlu bir geleceğe taşımak hepimizin sorumluluğudur.
Bir ülkenin geleceği yalnızca yollarıyla, binalarıyla, teknolojisiyle kurulmaz.
Bir ülkenin geleceği, insanının karakteriyle kurulur.
Adalet duygusuyla…
Emanete sahip çıkmakla…
Çalışmakla…
Üretmekle…
Birbirine saygı duymakla…
Ve en önemlisi, zor zamanlarda birbirinin yanında durabilmekle…
Millî Mücadele’nin bize bıraktığı mirasın içinde bunlar da vardır.
Çünkü o günlerde insanlar farklılıklarını bir kenara bırakıp aynı gökyüzünün altında, aynı vatanın geleceği için omuz omuza durabildiler.
Bugün bize düşen de o ruhu anlamaktır.
Çocuklarımıza 30 Ağustos’u anlatırken yalnızca tarihleri ezberletmeyelim. Onlara, bu zaferin arkasında nasıl bir fedakârlık olduğunu anlatalım.
Bir annenin evladını cepheye uğurlarken yüreğinde taşıdığı acıyı…
Bir Mehmetçiğin vatan için verdiği son nefesi…
Bir milletin yokluk içinde bile umudunu kaybetmeyişini…
Ve bağımsızlığın ne kadar kıymetli bir emanet olduğunu…
Çünkü tarih yalnızca geçmişte yaşananlardan ibaret değildir.
Tarih, bugün nasıl yaşayacağımıza da ışık tutar.
30 Ağustos’un şafağı, 1922’nin o sabahında yalnızca Anadolu’nun üzerine doğmadı. Bir milletin geleceğine doğdu.
O şafakta karanlığın yerini umut aldı.
Sessizliğin yerini özgürlük aldı.
Umutsuzluğun yerini inanç aldı.
…